NASA bilim insanlarının çığır açan yeni araştırması, dünya atmosferindeki metan gazı salımına dair yerleşik kabulleri yeniden şekillendiriyor. Nature Geoscience dergisinde yayımlanan bu çalışma, insan faaliyetlerinden kaynaklanan metan salımlarının sanılandan çok daha büyük bir paya sahip olduğunu ve bu durumun iklim değişikliğiyle mücadele stratejileri için yeni bir umut ışığı yaktığını ortaya koydu.
Kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtlardan kaynaklanan metan gazının, toplam insan kaynaklı emisyonlardaki payının yüzde 25-30 yerine aslında yüzde 40 civarında olduğu belirlendi. Bu önemli revizyon, doğal kaynaklardan gelen metan miktarının ise daha önce düşünülenden önemli ölçüde az olduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle, metan emisyonlarının büyük bir kısmının insan kontrolünde olduğu ve azaltma potansiyelinin daha yüksek olduğu anlamına geliyor.
Metan: Güçlü Bir Sera Gazı ve Yeni Anlayış
Metan (CH₄), atmosferde karbondioksitten (CO₂) çok daha kısa süre kalmasına rağmen, küresel ısınma potansiyeli açısından oldukça güçlü bir sera gazıdır. 100 yıllık bir zaman diliminde, CO₂’den yaklaşık 28 kat daha etkili bir şekilde ısıyı hapseder. Bu nedenle, metan emisyonlarının doğru anlaşılması ve yönetilmesi, iklim değişikliğiyle mücadelede kritik bir öneme sahiptir.
Geleneksel olarak, metan kaynaklarını ayırmak için atmosferdeki karbon-14 izotopu analizi kullanılıyordu. Ancak bu yöntem, doğal jeolojik sızıntılardan veya eski fosil yakıt rezervuarlarından gelen metanı, yakın zamanda çıkarılan fosil yakıtlardan salınan metandan ayırmakta zorlanıyordu.
Buz Çekirdeklerinden Gelen Veriler ve Yöntem
NASA’nın Jet Propulsion Laboratuvarı’ndan bilim insanı Benjamin Hmiel liderliğindeki uluslararası araştırma ekibi, bu zorluğu aşmak için Grönland ve Antarktika’dan alınan buz çekirdeklerindeki antik hava örneklerini inceledi. Bu örnekler, 1750’lerden 1950’lere kadar uzanan dönemlere ait hava kompozisyonunu günümüze taşıyor. Bu zaman dilimi, sanayi devriminin başlangıcını ve atmosferdeki metan seviyelerinin artışa geçtiği dönemi kapsıyor.
Ekip, buz çekirdeklerindeki havada bulunan metan içindeki karbon-14 miktarını ölçerek, bu metanın ne kadarının doğal kaynaklardan (örn. sulak alanlar, jeolojik sızıntılar) ve ne kadarının insan kaynaklı (örn. fosil yakıt çıkarma, tarım, atık depolama) olduğunu çok daha hassas bir şekilde belirleyebildi.
Şaşırtıcı Sonuçlar: Doğal Kaynaklar Sanılandan Az
Çalışmanın en dikkat çekici bulgularından biri, doğal jeolojik süreçlerden (örneğin yer altından sızan doğal gaz) kaynaklanan metan miktarının, daha önceki tahminlerden yaklaşık 10 kat daha az olduğuydu. Bu, önceki modellerin, fosil yakıt kaynaklı metanın önemli bir kısmını “doğal” olarak sınıflandırmış olabileceği anlamına geliyor. Toplam doğal metan emisyonlarının ise önceki tahminlerden yüzde 10 daha düşük olduğu saptandı.
Bu revize edilmiş sayılar, atmosferdeki metan artışının büyük bir kısmının fosil yakıt üretimi ve kullanımı gibi insan kaynaklı faaliyetlerden geldiği gerçeğini güçlendiriyor. Benjamin Hmiel, “Bu, aslında iyi bir haber,” yorumunu yaparak, kontrol edebileceğimiz kaynakların problemdeki payının daha büyük olmasının, çözüm potansiyelini artırdığını vurguladı.
İklim Politikaları İçin Yeni Bir Fırsat
Bu yeni anlayış, iklim değişikliğiyle mücadele eden politika yapıcılar ve bilim insanları için önemli çıkarımlar barındırıyor. Fosil yakıt altyapısından kaynaklanan metan sızıntılarını ve tarımsal metan emisyonlarını azaltmaya yönelik çabalar, küresel ısınma üzerinde tahmin edilenden daha büyük bir etki yaratabilir. Bu da, iklim hedeflerine ulaşmada daha somut ve etkili adımlar atılması için bir yol haritası sunuyor.
Araştırma, metan emisyonlarının azaltılmasının sadece bir zorunluluk değil, aynı zamanda iklim krizini yavaşlatma konusunda önemli bir fırsat olduğunu gösteriyor. İnsanlığın, kendi faaliyetlerinden kaynaklanan bu güçlü sera gazının salımını kontrol etme gücünün, sanılandan daha fazla olduğu artık netleşmiş durumda.
